Deir Yassin Baskını ile Filistini boşaltma planı

Dünya gündeminin İsrail yanlısı basın tarafından yönlendiriliyor olması, zaman zaman İsrail’de yaşananların tüm çıplaklığı ile görülmesini engellemektedir. Ancak İsrail tarihinde öyle şiddet ve zulüm olayları vardır ki, bunlar uluslararası kuruluşlar tarafından detaylarıyla belgelenmiştir. Bu olaylardan birisi, 1948 yılında Deir Yassin adlı Arap köyüne Irgun ve Stern çeteleri tarafından yapılan baskındır.

1948′de 9 Nisan’ı 10 Nisan’a bağlayan gece Deir Yassin halkı hoparlörlerden gelen “kasabayı terk edin” sesleriyle uyanmışlar, daha ne olduğunu bile anlayamadan Siyonist militanlar tarafından katledilmişlerdir. Kızıl Haç ve BM’in gözlemcilerinin olay yerinde daha sonra yaptıkları incelemeler, evlerin ilk önce ateşe verildiğini ve alevlerden kaçmak isteyen halkın ise kurşuna dizildiğini göstermektedir. Baskın esnasında hamile kadınların karınları yarılarak bebekleri dışarı çıkarılmış, kurbanların organları parçalanmış, çocuklar dövülmüş ve tecavüze uğramıştır. Deir Yassin katliamı sırasında 52 çocuk annelerinin gözleri önünde öldürülmüş ve daha sonra da başları kesilmiştir. 60′dan fazla kadın ise vücutları parçalanarak öldürülmüştür. Baskından sağ olarak kurtulabilenlerden bir kadın yaşadığı dehşeti şu şekilde aktarmıştır:

Bir askerin 9 aylık hamile olan kızımı yakaladığını gördüm. Makineli tüfeğini önce çenesine doğrulttu, sonra içinde ki tüm mermileri kızımın üzerine boşlattı. Hepsi birer kasaba dönüşmüşlerdi. Daha sonra bir bıçak çıkardı ve kızımın karnını yarıp bebeğini dışarı çıkardı.

Baskını gerçekleştirenler yaptıkları katliamlarla da tatmin olmamışlar, halen hayatta olan kadınları ve kız çocuklarını çırılçıplak soyup, araçlara doldurmuşlar ve bu şekilde Yahudi yerleşim bölgelerinde dolaştırmışlardır. Dönemin Kızıl Haç Filistin delegesi Jacques de Reynier olaydan bir gün sonra Deir Yassin’e yaptığı ziyaret esnasında parçalanmış cesetlerle karşılaşmış ve bu korkunç manzara karşısında “Manzara dehşet vericiydi!” demiştir.

Baskın esnasında hamile kadınların ve çocukların da dahil olduğu 280 kadar Müslüman önce sokaklarda dolaştırılmış, sonra da kurşuna dizilmiştir. Öldürülen genç kızların çoğunun ırzına geçilmiş, erkeklerin cinsel organları kesilmiştir. Siyonistler bazı kurbanlarını öldürmek için bıçak kullanmışlardır. Raporlarda ortadan ikiye biçilen küçük bir kız çocuğundan da söz edilmektedir.

Belirtmek gerekir ki, bu vahşeti gerçekleştiren gruplar, yasa dışı ve İsrail yönetiminin kontrolü dışında faaliyet gösteren birtakım radikal örgütlenmeler değil, bizzat İsrail Devleti tarafından yönlendirilen çetelerdir. Tarihte eşine az rastlanır bir katliam olan Deir Yassin baskınını, ileride İsrail’in başbakanlığını yapacak olan Menahem Begin’in liderliğindeki Irgun ve Stern çeteleri gerçekleştirmiştir.

Menahem Begin tarafından “Eğer Deir Yassin zaferi olmasaydı, İsrail Devleti de olmazdı” sözleriyle tanımlanan bu insanlık dışı eylem, İsrail’in vahşet politikasının örneklerinden sadece biridir. Siyonistler bu gibi baskınlarla, Filistin halkını dehşete düşürüp topraklarından sürmeye çalışmışlardır. Böylece İsrail’e göç eden yerleşimciler için yeni alanlar açılabilecektir. Nitekim ünlü Siyonist liderlerden Israel Eldad “Deir Yassin olmasaydı, bugün İsrail toprakları üzerinde hala yarım milyon Arap yaşıyor olacaktı. Ve tabi İsrail Devleti de olmayacaktı.” şeklindeki sözleriyle bu gerçeği açıkça ifade etmektedir.

Bir nevi etnik temizlik olarak görülen bu katliam girişimleri Siyonistlere göre İsrail Devleti’nin kurulması için gerekli bir girişimdir. Nitekim bu eylemler Deir Yassin baskınından sonra da devam etmiştir. Pek çok insan ya topraklarını terk edip kaçmış ya da Deir Yassin halkının başına gelenlerin benzerini yaşamıştır.

http://www.arastiralim.com/deir-yassin-baskini-ile-filistini-bosaltma-plani.html

Posted

"Vakur" ne kelime?

Bizim evde en çok oynanan oyun “ne kelime” oyunudur. Sanırım, aynı zamanda bu oyun Osmanlı döneminde çocukların, gençlerin ve hatta yetişkinlerin oldukça çok oynadıkları ve sevdikleri bir oyundu. Medreselerde Arapça eğitimine kelimelerden (sarf) başlanırdı. Kelime yapılarını öğrenmeye başlayan bir talebeye arkadaşları, hocaları; yemek yerken, yürürken, muhabbetin ortasında aniden “…. ne kelime” diye sorarlardı. Örneğin “mücellit ne kelime” diye sorulmuşsa, bu sarf okuyan talebe için “kelime hangi babtan gelmiş, kaynağı ve manası nedir” anlamına gelir. Talebe, kelimenin fiyakasına bakıp, “cilt” kelimesinden türemiş olduğunu “ciltleyici” manasına geldiğini bulması gerekir. Kelimelerden cümlelerin yapısına (nahiv) geçmiş bir talebe için ise işler daha karışık: cümledeki o kelimenin iraptan mahallini bulması gerekiyor ki böylelikle kelimeye cümledeki doğru anlamı verebilsin. Bu kısımlar zevkli elbette, ama yıllar geçip talip ilimde ilerledikçe iş zorlaşmaya başlıyordu, olay gelip felsefeye dayanıyordu. Sadece bir kelimenin açıklaması bile sayfalar dolusu metne, haftalar boyunca süren bir ders maratonuna dönüşebiliyordu. Hayır, elbette korkmanıza gerek yok. Bu iş oldukça zevklidir ve görüldüğü gibi dünyanın eğitirken en çok eğlendiren oyunudur. Elbette yetişkinler bu metodu oyun olsun diye kullanmazlardı, ama keyif verici olması talebelerin eğitiminde hatırı sayılır derecede faydalıydı. İşi talip açısından eğlenceli hale getirmekte mahir olan atalarımız çocukların kelime dağarcığını geliştirmek için yüzlerce kelimeyi beyit haline getirerek şarkı gibi okunup ezberlenebilen Subha-i Sıbyan diye bir kitap telif etmişler mesela. Bu kitaptan parmaklarımızın isimlerini ezberlememize yardımcı olacak eğlenceli bir beyit iktibas edelim: “Nedir hınsır keçi parmak, yanı bınsır, yanı vusta. Şahadet parmağı sebbabe, ibham oldu başparmak” Kelimelerin ve cümlelerin yapısından kurtulup kemale erme yolunda ilerleyen talebe (ki artık ona hoca diyebiliriz) kavramların görünmeyen anlamlarıyla uğraşmak zorunda kalıyordu. Buna da belagat diyoruz. Edebiyatsever talebelerin bayıldığı, diğer talebeler için ölümcül olan bu derste kendisinden en çok bahsedilen şahıs sevgili Leyla abladır. Evet, Leyla abla, şu Mecnun’un Leyla’sı… “Şair bu cümlede sevdiğinin ismini yazım kurallarına aykırı olarak üç kere kullanmış, nedir bunun hikmeti?” diye bir soru karşısında terleyen kişiye ise belagat talebesi diyoruz. Edebiyat sevmeyen talebelerin Leyla ablaya gıcık olmaları boşuna değil. Tabii bu işin şakası, aslında mesele gayet ciddi… Belagat Kuran’ı Kerim’i anlamak için önemli bir ilimdir. Çünkü bir yazım durumunun, bir halin, bir kelimenin onlarca farklı manası olabilir. Doğru manayı bulamazsanız cümleyi yanlış anlarsınız ve mesele eğer Kuran’ı Kerim ise bu yanlış anlama ciddi sonuçlar doğurabilir. Günümüzde, modern Türk şiirinde unutulan bir şey olsa da aslında her şiirin bir (modern) belagati olduğunu söyleyebiliriz. Niyetim tüm bunları anlatmak değildi aslında, mesele lezzetli olunca uzadı gitti. Niyetim sadece bir kelime sormaktı, bir kavram. “Vakur ne kelime” diyecektim sadece. Evet, vakur ne kelime? Kelime yapısı bizi ilgilendirmiyor şimdilik, hangi dilden olduğu da önemli değil: hayatımızdaki karşılığı ne? En son ne zaman vakur bir insan gördük mesela? En son ne zaman vakar kelimesini duyduk? Yoksa prestij kavramı mı aldı onun yerini? Prestijli iş, prestijli adam, prestijli mekan… Artık bize bir şey ifade etmiyorsa kavram, hayatımızda nasıl yer alabilir, nasıl var olabilir? Kavramlar elbette önemlidir, çünkü her kavram bir sınıflandırmadır, bir bütüne karşılık gelirler. Öyle bir kavramımız yoksa öyle bir durumun hayatımızda yeri de yoktur. Bir mesele için gerekli kavramımız yoksa o meseleyi anlamak da mümkün olmaz. İşin kötüsü zihnimizdeki boşluklara zararlı ve çarpık kavramlar yerleşmeye başlar, vakar bir anlam ifade etmediğinde prestijli olmanın büyüsüne kapılabiliriz. Etkin olmanın prestijle ölçüldüğü çağımızdan, gerçek ve manevi etkinliğin vakarla ölçüldüğü eski zamanlara doğru bir keşf-i kadim… Bu arada “kadim” ne kelime? Genç Dergi’nin Ocak 2011 sayısında yayınlandı.

http://www.aleminrenkleri.com/2011/03/16/vakur-ne-kelime/

Posted

pembe panter kimsesiz kaldı | Afili Filintalar


Peter Sellers 1980′de, Henry Mancini 1994′te ölmüştü, önceki gün Blake Edwards da onlara katıldı. Böylece unutulmaz Pembe Panter ( ilki The Pink Panther-1963) serisinin muhteşem dörtlüsünden geriye bir tek yukarıdaki pembe arkadaş kaldı. O daha uzun yıllar yaşayacak ve kendi başına diğerlerini de hatırlatacak gibi görünüyor.

Dünyanın en çok bilinen melodilerinden birini Henry Mancini bu film için hazırlamıştı:

Share

Gökhan Özcan, 19 Aralık

Posted

BÜYÜK MİLLETİMİZE - A.Sezai KARAKOÇ

Milletimizin başına sık sık gelen bin bir mûsibetten birini daha yoğun bir şekilde yaşadık. Bu, ne ilk, ve maalesef ne de sondur. İslâm Dünyasında, yönetimleri ve aydınları kuşatan büyük, âdeta sınırsız olan gaflet devam ettiği sürece, başa gelen bu tür belâ ve felâketler azalmaz, artarak çoğalır ve daha tahripkâr olur ve daha çok zarar verir.

Gönüllü insanların ve kuruluşların donatıp yönettiği yardım gemilerine yapılan bu saldırı, sadece, sözüm ona bir devletin kendi başına tertipleyip gerçekleştirdiği saldırısı değil, kendi aralarındaki Soğuk Savaş’ı sona erdirdikten sonra, düşman ilân ettikleri İslâm’a, Batı’nın açtığı TOPYEKÜN SAVAŞ’ın bir gecelik enstantanesi olma özelliğini taşımaktadır.

Bu, bir zincirin bir halkasıdır. Ve sembolik anlamı itibarı ile önemlidir. Bir taraftan en son modern silâhlarla donanmış bir güç, öbür tarafta, gıda ve ilaç gibi zaruri ihtiyaç maddelerini muhtaç olanlara götüren silâhsız insanlar vardı. Merhamet yüklü bir medeniyete, düşmanlık ve silâh yüklü sözde medeniyet, ölüm kustu.

Bu, görüldü ki, tesadüfi, öncesiz sonrasız bir olay değil, öteden beri devam eden MEDENİYETLER SAVAŞI’ nın – ona “Çatışma” demek onu çok küçültmek olur. – bir anı, bir parçası ve ruhların bir aynası, bir gösterge işaretidir. Bir kere daha kafalara dank etmelidir ki, bir Medeniyetler İttifakı ya da Dinler Arası Diyalog yok, maalesef İslâm’ın doğuşundan bugüne kadar, Batı’nın ve Doğu’nun, kesilmeyen ve çağlar ve yüzyıllar boyu süren, tarihi alt üst eden, şehirleri ve medeniyeti yıkıma uğratan saldırısı vardır.

Bu saldırı, Birinci Dünya Savaşında büyük İslâm Devleti olan Devletimiz Osmanlı Devletini yıkmış, İkinci Dünya Savaşından sonra da, bu kez, tüm İslâm ülkelerinin işgaline yönelmiştir.

Afganistan’da, Irak’ta, Kafkasya’da, hatta Afrika’da ve tüm İslam ülkelerinde, açık ya da gizli, dolaylı ya da dolaysız bu istilâ ve saldırı, bu, İslâm’ı yok etme savaşının iz ve eserleri, tesir ve tahribi göz önündedir. Bu istilâ ve saldırının durması için Batı’dan medet umanlar daima hüsrana ve hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Batı ile uzlaşma imkânı olduğunu sanan bu kişiler, böylesi tavırlarla sonunda devletin batmasını önleyemeyen son dönem Osmanlı vezirlerinin durumuna düşeceklerdir.

Tek çare ve çözüm, İslâm Dünyasının, uyanıp ya da uyandırılıp, en azından, Batı’nın Nato’su gibi bir Askerî Güç, Avrupa Birliği gibi bir Siyasi Birlik oluşturması ve böylece Doğu ile Batı arasında hür ve bağımsız yaşamaya kavuşmanın gereğini yerine getirmesidir.

Kutlu Kitap, akıl, tarih, bilim ve tecrübe bunu emrediyor.

Veyl ibret almayanlara !

Bu saldırıda ölenlere Allah’tan rahmet, ailelerine ve Milletimize baş sağlığı, yaralananların bir an önce şifaya kavuşmalarını diler, gerçek bir kurtuluşa ermek için, bir an önce, insanlarımızın sahte, şişmiş, sözde büyük partilerin değil, gerçek fikir ve ideal sahibi bir partinin etrafında bir sur gibi kenetlenmesini umut ettiğimizi belirtir, Milletimizin ışıklı ve muhteşem geleceği için can ve gönülden dualar ederiz.

Milletim! Ruhundaki güçle, geçmişte kurduğun o büyük devletler gibi bir YÜCE DEVLET’i gün yüzüne çıkar. Çıkar ki dünya, yeniden barışa kavuşsun. İSLÂM BARIŞI BİR KEZ DAHA DÜNYAYA HÂKİM OLSUN VE İNSANLIĞI KURTARSIN.

 

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

GENEL BAŞKANI

A.Sezai KARAKOÇ

Posted

Müslüman Alimler Birliği'inin Özgürlük Gemileri Katliamına İlişkin Bildirisi

“Kötü tuzak, sadece hazırlayanın ayağına dolanır.” (Fâtır, 43)

İslam’ı; desteğiyle aziz; küfrü de kahrıyla zelil kılan, bütün işleri emriyle idare eden, nimetlerini şükrüyle daim eden, planıyla küffara mühlet tanıyan, adaletiyle günleri evirip çeviren ve lütfuyla akıbeti takva sahipleri lehine çeviren Allah’a hamd olsun.

Bir ve tek olan, ortağı olmayan, hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde her şey O’na muhtaç olan, doğmamış ve doğurmamış olan ve hiçbir şeyin kendisine denk olmadığı Allah’tan başka hak ilah bulunmadığına şahitlik ederiz.

Şirki bertaraf eden, iftiraları gideren Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederiz. Allah; ona, ailesine, ashabına, etbâına ve en güzel şekilde onların izine uyanlara salât ve selâm eylesin!.

Müslüman Âlimler Birliği; gaspçı Siyonistlerin, semavî şeriatlara da, dünyevî yasalara da, evrensel teamüllere de karşı çıkarak uluslar arası tüm anlaşmaları hiçe sayarak ve bu suretle tüm insanlığa, düşmanlık göstererek Gazze’de kuşatma altındaki insanlara insani yardım projesinin sahibi Özgürlük Filosu’na karşı gerçekleştirmiş olduğu bu alçakça korsanlık girişimini, işlemiş olduğu bu çirkin suçu şiddetle ve en sert biçimde kınamaktadır.

Şer odağı Siyonist korsanlar havadan ve denizden masum insanların üzerine çökmüş, savaş aletleriyle onları yaralamış veya öldürmüştür. Hiçbir insan hakkı, hiçbir ahit ve misak gözetmeksizin, hiçbir dinin ve milletin hakkını tanımaksızın kendilerinin birer ölüm saçan savaş makinesi olduklarını kanıtlamışlardır.

Zaten onlar hakkındaki gerçeği yüce Allah şöyle haber vermiyor mu? “İman edenlere düşmanlık bakımından en çetin olanların Yahudiler … olduğunu görürsün…” (Mâide, 82)
“Yahudiler senden asla razı olmazlar...” (Bakara, 120)
Aynı zamanda yüce Allah bize gerçeği de müjdelemiyor mu?
“(Yahudiler) ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa (fitneyi uyandırmışlarsa) Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar; Allah ise bozguncuları sevmez.” (Mâide, 64)

Peygamberlerini öldürenden, rablerini ayıplayanlardan daha başka ne bekleyebiliriz ki?!

Müslümanlara düşen görev; Gazze’deki kardeşlerini dualarla, malî yardımlarla ve güç yetirebildikleri her şeyle kesintisiz olarak desteklemektir.

Medya mensupları; olaylara ışık tutmalı ve İsrail devletinin maskesini düşürmelidir.

Kanun adamları; uluslararası hukukî platformlarda davalar açmalıdır.

Âlimler ve davetçiler; Müslümanların azimlerini diri tutmalı ve bu sorunun çözümüne katkı sağlamak için onları yönlendirmelidir.

Cami imamları; Gazze’de, Filistin’de bulunan mustazaf kardeşlerine Allah’ın yardım etmesi ve ayaklarını sabit kılması için sürekli dua etmeli, kunut duasında bulunmalıdır.

Siyasetçiler ve liderler; bu çirkin suçu kınamalı, en azından İsrail devletine tam bir boykot uygulanması için İslam dünyası düzleminde toplantılar düzenlemelidir.

İslamî dernekler ve cemiyetler; hangi isim altında olurlarsa olsunlar Filistin’deki kardeşlerinin yanında durmalı ve bu yapılanların kabul edilemez bir suç olduğunu ilan etmelidir.

Ey Müslüman ve özellikle Arap yöneticiler! Allah’ın üzerinizdeki hakkını yerine getirin! Vazifenizi yapmaktan geri durmayın! Gazze üzerindeki şu açlık kuşatmasını, korku duvarlarını kaldırın! Üzerine vurulmuş prangaları, kelepçeleri kırın!

Siyonist varlığa karşı siyasî boykot uygulayın!

Elçilerinizi geri çekin! Onların elçilerini sınır dışı edin! Mallarına yasak koyun! Petrolünüzü, gazınızı insanlık düşmanlarına göndermeyin!

İslam ümmetiyle beraber olduğunuzu, iman kardeşliğinin yanında yer aldığınızı gösterin!

“Eğer O'ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar.” (Muhammed, 38)

Ey uluslararası toplum!

Kurumlarınız nerede? Nerede referans aldığınız kaynaklar?
Karar alma yetkileriniz elinizden mi alındı? Yoksa siz de ambargo altında mısınız?

Ey akıl sahipleri! Ey insan hakları savunucuları!

Bu yapılanlar insan haklarına karşı işlenmiş en amansız saldırıdır. İnsanlık düşmanları kırktan fazla uyruğa mensup kişiye, aralarında Müslüman, Hıristiyan veya Yahudi ayrımı yapmaksızın, insanî bir çabayla hayır uğruna emek sarf eden herkesi öldürmek, yaralamak, tutuklamak ve korkutmak amacıyla -hepsine birden- saldırıda bulunmuşlardır.

Nerede adalet? Bütün bir halk, kendi topraklarında kuşatma altına alınmış, yiyecekten, içecekten ve diğer hayatî ihtiyaçlarını karşılamaktan yoksun bırakılmıştır.

Filistin halkına komşu olan devletlerin görevi kesinlikle daha büyüktür.

Bu filoyu, Özgürlük Filosu’nu İslamî ve insanî bir görev şuuruyla tertip edenlere teşekkür etmeyi, onları takdir etmeyi unutmuyoruz. Dualarımız onlarla!..

Deniz şehidi olan Müslümanları Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in şu hadisiyle müjdeliyoruz:

“Denizde deniz tutup istifra edene bir şehit sevabı; boğularak ölene iki şehit sevabı vardır.” (Ebû Dâvûd)
Deniz seferinde istifra ederek veya boğularak ölene bu müjde varken Müslüman kardeşine yardım amacıyla çıktığı deniz seferinde zulümle öldürülene şehidlik makamı verilmesi daha evla değil mi?

Bizler bu zulümler ve acı olaylar karşısında Allah’ın yardımının geleceğini biliyor ve bu yardımı bekliyoruz.
“Muhakkak ki bir zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” Her karanlıktan sonra bir aydınlık doğar.

“Yemin olsun ki Allah kendisine destek olanı destekler.”
“Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.”

Allah peygamberimiz Muhammed’e, ailesine ve ashabına salât ve selâm eylesin!

MÜSLÜMAN ÂLİMLER BİRLİĞİ

17 Cemaziyelahir 1431 / 31 Mayıs 2010

Posted